29 Haziran 2022 Çarşamba

Sait Faik Abasıyanık - Semaver



Semaver – Sait Faik Abasıyanık

Edebiyatımızda kendisine saygın bir yer edinen yazarlarımızdan birisi de Sait Faik’tir. Sait Faik, edebiyatımızda öykücülüğüyle öne çıkmış değerli bir yazarımız. Öyküyü olaydan arındıran Sait Faik, daha çok durum öykücülüğüyle ön plâna çıkmış; eserlerinde anlatacaklarını kendi “ben”inden geçirerek anlatmıştır. Öykülerinde genellikle şiirsel bir üslup kullanan Sait Faik, muhteşem betimlemeleri, derin karakter incelemeleriyle de edebiyatımızda dikkatleri üzerine çekmiştir. Öykülerinde yoksullara, kimsesizlere, balıkçılara, emekçilere, işsizlere, çocuklara, denize, ada hayatına yer veren sanatçı, gözlemi her zaman ön plâna çıkarmıştır.

Yazımıza konu olan “Semaver” kitabında da güçlü betimlemeleri ve şiirsel üslubuyla karşımıza çıkmıştır Sait Faik. “Semaver, Stelyanos Hrisopoulos Gemisi, Meserret Oteli, Bir Kıyının Dört Hikâyesi, Babamın İkinci Evi, İpekli Mendil, Kıskançlık, Bohça, Orman ve Ev, Düğün Gecesi, Şehri Unutan Adam, Üçüncü Mevki, Garson, Birtakım İnsanlar, Sevmek Korkusu, Louvre’dan Çaldığım Heykel, Robenson, İhtiyar Talebe, Bir Vapur” adlı kısa öykülerden oluşan bu eser daha çok olaya dayanan öyküleri okumayı seven edebiyatseverler tarafından isabetli bir tercih olmayabilir. Ancak yazarın şiirsel üslubu, ustaca yapılmış betimlemeleri, güçlü gözlemciliği gerçekten takdire şayan.

Kitaba ismini veren “Semaver” adlı öyküsünde yazar, ölümü kendine has üslubuyla anlatmıştır. Öyküde iki karakter var: Ali ve annesi. Fabrikada çalışan bir genç olan Ali, annesini kaybeder ve Sait Faik bu ölümü şöyle anlatır:

“Ali’nin annesine ölüm, bir misafir, bir başörtülü, namazında niyazında bir komşu hanım gelir gibi geldi. (...)

Bir sabah, daha Ali uyanmadan, semaverin başında üzerine bir fenalık gelmiş; yakın sandalyeye çöküvermişti. Çöküş, o çöküş.” (Sayfa:11)

Sait Faik, ölümü aynı öyküde şöyle anlatır:

“Ölümün karşısında, ne yapsak, muvaffak olmuş bir aktörden farkımız olmayacak. O kadar, muvaffak olmuş bir aktör.” (Sayfa:11)

“(...) Ölüm bildiğimiz kadar korkunç bir şey değildi. Yalnız biraz soğuktu o kadar...” (Sayfa:12)

Sait Faik Abasıyanık’ın “Semaver” Adlı Öykü Kitabından Alıntılar

-Kış ne kadar çok, ne kadar uzun olursa olsun; balık ne kadar az çıkarsa çıksın; yine yaz, bildiği gibi mahrumiyetlerin içinden kafasını kaldıracak ve onu bekleyenlere gelecektir. (Sayfa:16)

-Trifon toprağı sevmez; ona hürmet ederdi. Çünkü birçok sevdikleri orada, onun altında, aklın durduğu bir yerde yaşıyorlardı. Fakat toprağın üstünde koşan, onun üstünde beş on para kazanmak kaygısı ile dönüp dolaşan insanlar ne tuhaf mahluklardı. Ve denize bir dakika durup bakmaya vakitleri olmadığını söyleyen bu insanlar ne zevksiz mahluklardı. (Sayfa: 19)

-(...) Korku, yol boylarınca etrafımı sarıyor, önümde uzuyor. Sevmekten korkuyorum. Başka arzular, ihtiraslarla atıldığım yolda beni avare ve çırılçıplak, başı her manada boş bırakacak yalnız bir şey olduğunu biliyorum ve ondan karanlıktan, riyadan, zulümden, hürriyetsizlikten korkar gibi ürküyorum. (Sayfa:75)

-Küçük şeyleri unutamayanlar, en geri hatıraları da unutamayanlardır. Hafızalarının bu bahtsız kuvveti karşısında hiçbir memleket, hiçbir vatan tutamadan her yeri, her şeyi severek öleceklerdir. (Sayfa:87)

Okumak, okuyabilmek, okuyup okuduklarımız üzerinde düşünüp yorum yapabilmek büyük bir zenginliktir. Bunun farkında olup kitaplarla kalalım. Keyifli okumalar...

(Sait Faik Abasıyanık, Semaver, Yapı Kredi Yayınları)

 

 

 

 

 

 

 

 


28 Haziran 2022 Salı

Stefan Zweig - Bir Çöküşün Öyküsü

 

Bir Çöküşün Öyküsü / Stefan Zweig

“(...) Çünkü bu tuhaf özellik, sürekli kandırmak istemek, gerçek eylemlerini bir yalanla örtmek onun karakteriydi.” (Sayfa 3)

“(...) Arzulandığı zaman güzeldi, zeki insanların arasında nüktedandı, gururu okşandığında kibirliydi, sevildiği zaman âşıktı. Ondan çok şey istendikçe o daha fazlasını verirdi. Ama onunla kimsenin konuşmadığı, onu kimsenin görmediği, duymadığı, arzulamadığı yalnızlığı sırasında çirkinleşmiş, sersemlemişti, çaresiz kalmış ve mutsuz olmuştu. O ancak yaşamın içinde canlanırdı. (Sayfa 33)

Kimden mi bahsediyoruz? Öykünün başkişisi Madame de Prie'den...

Fransız sarayının aristokrat kadınlarından Madame de Prie, kralın gözünden düşerek Normandiya’ya sürgüne gönderilir ve “Bir Çöküşün Öyküsü” böyle başlar. Madame de Prie, yukarıdaki alıntılardan da anlaşılacağı gibi ilgi budalası, şımarık, kibirli, hem kendini hem de çevresindekileri kandırmayı alışkanlık hâline getirmiş bir karakterdir. Paris'teki eğlencelerden ibaret olan boş saray hayatı onun yaşamının merkezini oluşturur. Kralın gözünden düşüp Normandiya’ya sürgüne gönderilince yalnız kalır:

“(...) İki yıl Paris’ten uzak, insanlardan ve iktidardan yoksun yaşayacaktı demek: Bunca yalnızlığa katlanabilecek kadar güçlü değildi o. Bu onun ölüm fermanıydı. Mutluluk, servet, iktidar, gençlik ve aşk olmadan soluk alamayacağını biliyordu. (...) (Sayfa 30)

Bu yalnızlık, eskisi gibi insanların ilgisinin üzerinde olmaması, insanlar tarafından unutuluşu onun mantıklı düşünme yetisini kaybetmesine neden olur ve tekrar insanların ilgisini üzerine çekebilmek amacıyla akıllara durgunluk verecek bir plân yapar:

“Işıltılı bir hayat yaşamıştı, o hâlde ölümü de öyle olmalıydı.” (Sayfa:31)

Stefan Zweig, tüm eserlerinde olduğu gibi Bir Çöküşün Öyküsü” adlı eserinde de tüm psikoloji birikimini okuyucularına aktarıp derin karakter incelemeleri yapmıştır. Edebî zevkin ve psikolojinin iç içe olduğu bu 48 sayfalık kısa eser mutlaka kütüphanenizde bulunmalı. Herkese keyifli okumalar...

 

 

 

 

 

 

 

 


25 Haziran 2022 Cumartesi

Stefan Zweig - Satranç


Gece yarısı New York’tan Buenos Aires’e hareket edecek olan büyük yolcu gemisi, kalkış saatinin o alışılagelmiş koşuşturması ve hareketliliği içindeydi. (...) Ben, bu kalabalığın biraz uzağında, gezinti güvertesinde durmuş, bir tanıdığımla konuşuyordum; tam o sırada yanımızda iki ya da üç kez flaşlar parladı (...) Arkadaşım, oraya baktı ve gülümsedi: “Gemimizde ender rastlanabilecek biri de var, Czentovic.” Ve herhalde yüz ifademden bu haberden pek bir şey anlamadığım belli oluyordu ki, bir açıklama yapma gereğini duydu: “Dünya satranç şampiyonu Mirko Czentovic. Doğudan batıya bütün Amerika boyunca bir turnuvadan ötekine koştu, şimdi de yeni zaferler için Arjantin’e gidiyor.” (Sayfa:1)

Stefan Zweig, “Satranç” adlı eserine bu satırlarla başlıyor.

New York’tan Buenos Aires’e hareket eden gemide öykünün üç başkişisi var: Dünya satranç şampiyonu Mirko Czentovic, sıradan bir satranç oyuncusu olan anlatıcı, usta bir satranç oyuncusu olmasına rağmen uzun bir süre satrançtan uzak kalan Dr. B. Şüphesiz bu üç karakterden en ilginci ise sıra dışı bir öyküsü olan Dr. B. karakteri... İkinci Dünya Savaşı'nın olumsuz, kahredici ve zulüm dolu etkisini üzerinde hisseden Dr. B., Naziler tarafından ilginç bir işkenceye maruz bırakılıyor. Yanlış anlamayın. Zindana atılmıyor, vahşi, ilkel işkencelere maruz bırakılmıyor. Dış dünyadan soyutlamaya dayanan bir işkence Dr. B’nin uğradığı işkence... Bir otel odasına yerleştirilen Dr. B. dış dünyadan tümüyle tecrit edilir. Gelin, bu tecrit sürecini kahramanın kendisinden dinleyelim:

“(...) İlk bakışta bana ayrılan oda hiç de rahatsızmış gibi gözükmüyordu. Odada bir kapı, bir yatak, bir koltuk, bir lavabo ve parmaklıklı bir pencere vardı. Fakat kapı gece gündüz kapalı duruyordu, masanın üstünde kitabın, gazetenin, tabaka kâğıdın, kurşunkalemin bulunması yasaktı, pencere bir yangın duvarına bakıyordu; kendi Ben’imin çevresinde ve dahası bedenimde mutlak anlamda hiçlik inşa edilmişti. Elimden her şey alınmıştı, zamanı bilmeyeyim diye saat, bir şey yazmayayım diye kurşunkalem, bileklerimi kesmeyeyim diye bıçak alınmıştı; hatta bir sigara gibi en küçük bir kendini uyuşturma aracı bile yasaklanmıştı. (...) Yapacak hiçbir şey yoktu, her yerde ve sürekli olarak insanın çevresinde hiçlik, zamandan ve mekândan mutlak anlamda yoksun bir boşluk vardı.” (Sayfa: 37-38)

Herhangi biriyle konuşması da yasaktı Dr. B’nin. Kocaman bir boşluğun, kendi ifadesiyle kocaman bir “hiçliğin” içinde buluvermişti kendini. Arada sırada sorguya götürülmesi de rutini bozan tek şeydi onun için. İşte o sorgulardan birinde sırasını beklerken askıda asılı olan pardösünün içinde bulunan çeşitli satranç partilerinin bulunduğu kitabı çalan Dr. B., o sıkıntılı günlerde kendisine bir uğraş bulur ve satranç oynamayı öğrenir. Zamanla usta bir satranç oyuncusu olan Dr. B., bu gemi yolculuğunda çevresinin de ısrarlı istekleriyle dünya satranç şampiyonu Czentovic’e meydan okur.

Eserlerine psikoloji birikimini ustalıkla yansıtan bir yazar olan Stefan Zweig, “Satranç” adlı eserinde de bu yönünü ustalıkla okuyucularına yansıtabilmiştir. Eserdeki karakterlerin ruh hâllerini ustalıkla betimleyen Zweig, İkinci Dünya Savaşının karamsar tablosunu da okuyucularına hissettirmeyi başarmıştır.

Stefan Zweig’ın “Satranç” Adlı Eserinden Alıntılar

-Bize hiçbir şey yapmadılar - sadece bizi en mutlak anlamdaki hiçliğin içerisine yerleştirdiler, çünkü bilindiği gibi dünyada hiçbir şey insan ruhu üzerinde hiçlik kadar ağır bir baskı uygulayamaz.

-Fakat sonuçta düşüncelerin de, ne kadar herhangi bir özden yoksunmuş gibi görünürlerse görünsünler, bir destek noktasına ihtiyaçları vardır, aksi takdirde dönmeye ve anlamsız bir biçimde kendi etraflarında çember çizmeye başlarlar; onlar da hiçliğe dayanamazlar.

-İnsan bir şey bekliyordu, sabahtan akşama kadar bekliyordu ve hiçbir şey olmuyordu. İnsan tekrar tekrar bekliyordu. Hiçbir şey olmuyordu. İnsan bekliyor, bekliyor, bekliyordu, düşünüyor, düşünüyordu, şakakları ağrımaya başlayana kadar düşünüyordu. Hiçbir şey olmuyordu. İnsan yalnız kalıyordu. Yalnız. Yalnız.

Okumak; özgürlüktür, değişimdir, gelişimdir. Okuma tutkusunu hiç kaybetmemeniz dileğiyle, keyifli okumalar...


Kaynak: Stefan Zweig, Satranç, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları 


29 Mayıs 2022 Pazar

Rasim Özdenören-Edebiyat ve Hayat


Öykü türünde edebiyatımızın önde gelen isimlerinden olan Rasim Özdenören'in deneme türündeki eserleri de edebiyatımızda büyük ses getirmiştir. Biz bu yazımızda Rasim Özdenören'in çeşitli zamanlarda kaleme aldığı deneme türündeki yazılarının bir araya toplandığı “Edebiyat ve Hayat” adlı kitabını ele alıp bu eserden alıntılar paylaşacağız.

İnceleyeceğimiz “Edebiyat ve Hayat” adlı kitapta Rasim Özdenören’in sanat, edebiyat ve hayat üzerine çeşitli zamanlarda kaleme aldığı birbirinden bağımsız ama aynı zamanda kendi içinde de bir bütünlük oluşturan yazıları var. Rasim Özdenören’in “Edebiyat ve Hayat” adlı eserini biz “deneme seçkisi” olarak da değerlendirebiliriz. Edebiyatın gücü, edebiyatın insanlar üzerindeki etkisi, roman, öykü ve şiir üzerine tespitlerin olduğu bu eserde Özdenören, yazmanın bir sanat olduğuna ve yazı yazmanın inceliklerine de dikkat çekiyor. Edebiyatın her şey olmadığını ancak edebiyatsız da kalınmayacağını vurgulayan Rasim Özdenören “Edebiyat Her Şey Değil Ama...” başlıklı yazısında şunları dile getiriyor:

 

“Ne her şeyi edebiyattan bekleyecek kadar budala olmalıyız, ne onu büsbütün yok sayacak kadar kavrayış yoksunu...

(...)

Gene söylüyorum, hayatın bütün anlamı kitaplardan ibaret değil. Ama hayatın bazı anlamlarını kavrayabilmek için arada bir kitaplara, dergilere de bakmak gerekli sayılmalı. Okuyunca da hayattan kaçmak için değil, hayata müdahale için okumalı.” (Sayfa:22)

(Bu alıntı yazarın “Ruhun Malzemeleri” adlı kitabına aittir. Derlenerek bu kitaba eklenmiştir.)

 

Kitabın Arka Kapak Yazısı

(...) Her biri ayrı ayrı, daha önce yayınlanmış deneme kitaplarında yer almış olan bu yazılar, “hayat ve edebiyat” bağlamı gözetilerek bir araya toplandı. Edebiyatımızın usta ismi Özdenören’in öyküleri kadar düşünsel denemelerine de ilgi duyan okurlar için edebiyat ve sanat bağlamında özel bir seçki olarak görülebilecek bu eser, edebiyatla kurulan ilişkinin hayatımızın neresine düştüğüne dair ufuk açıcı önermelerde bulunuyor.

 

Rasim Özdenören’in “Edebiyat ve Hayat” Adlı Kitabından Alıntılar

“(...) Bilimsel çalışmaların yöntemini kullanmaz edebiyat eseri: sizi zorla bir yere götürme niyeti taşımaz. Onun işaret ettiği yere siz kendiliğinizden varırsınız, daha doğrusu bir de bakarsınız, eserin alttan alta sizi yönelttiği noktada duruyorsunuz.” (Sayfa:17)

“Edebiyat, kuşku yok ki, bir kültür ve uygarlık olayıdır. Çeşitli işlevlerinden biri de, ait olduğu uygarlığın inceliklerini, nüanslarını yakalamanıza yol açmasıdır. Alışılmış deyimiyle, daha önce bilmediğiniz ufuklar açar önünüze. Yeni bir mantıkla düşünmeye başlarsınız.

(...) Çağlar, anlayışlar değiştikçe, büyük eser de kendi içine yeni anlamlar katarak değişir, yenilenir. Bunu, büyük eserin her yeni yoruma açık bir yanının bulunmasıyla açıklayabiliriz.” (Sayfa:18)

“Romanla hayat özdeş değildir. Hayatın kurallarıyla romanın kuralları birbirinden ayrıdır. (...) Hayatın sınırları önceden kestirilemez, o, kendi sınırsızlığının ufuklarına doğru yol almaktadır. Romansa, hayatın sınırsızlığına bir anlatım biçimi verir, bir “form”a oturtur onu, deyim yerindeyse hayatı yontar roman, kendi istediği biçimde yontar ve sınırlarını tayin eder.” (Sayfa: 28)

 

Yazarın “Ruhun Malzemeleri”, “Yazı, İmge ve Gerçeklik”, “Köpekçe Düşünceler”, “Ben ve Hayat ve Ölüm”, “Eşikte Duran İnsan”, “İpin Ucu”, “Kent İlişkileri” gibi kitaplarında yer alan denemelerin bir araya getirilerek oluşturulan ve yukarıda da belirttiğimiz gibi bir “deneme seçkisi” olarak da nitelendirebileceğimiz “Edebiyat ve Hayat” adlı eser; edebiyat, roman, öykü, şiir, yazı yazma sanatı hakkında düşünen, derinlemesine çözümlemeler yapmaya çalışan, düşünsel nitelikli eserleri okumayı seven okurlar için bir başucu kitabı niteliğindedir. Yavaş yavaş, sindire sindire ve notlar alarak okumanızı tavsiye ediyor ve siz değerli okurlarımıza keyifli okumalar diliyoruz.

Kaynak: Rasim Özdenören, Edebiyat ve Hayat, İz Yayıncılık, 2. Baskı

 

 

 

 

 

 


24 Mayıs 2022 Salı

Doğan Cüceloğlu-Var mısın?



Yazımıza geçmeden önce sizlere bir soru sormak istiyoruz:

Hiç düşündünüz mü? Biz bir birey miyiz? Kendi düşünceleri olan, kendi kriterleri olan ve bu kriterlere göre yaşamını şekillendirebilen bağımsız bir birey miyiz, yoksa başkalarının kriterlerine göre yaşayan bağımlı bir insan mıyız? İsterseniz bu konu üzerinde bir düşünelim.

Değerli okurlar, biz bu yazımızda Doğan Cüceloğlu'nun “Var mısın?” adlı kitabını ele alıp bu kitaptan en dikkat çekici alıntıları sizlerle paylaşacağız.

Doğan Cüceloğlu, Deniz Bayramoğlu ile sohbetlerinden oluşan “Var mısın?” adlı kitabında; birey olmanın, ekip olmanın, sorumluluk almanın ve yaşamın anlamını inşa etmenin önemini bizlerle paylaşmış ve bu konular üzerinde kendi yaşantısından örnekler de vererek ele aldığı konuları somutlaştırmaya çalışmıştır. İnsanın doğuştan gelen bir potansiyelinin olduğuna inanan Doğan Cüceloğlu bu potansiyelin farkına varıp onu geliştirmenin önemini de anlatmıştır bu kitapta. İnsanın kendisiyle ne kadar erken ilişki kurarsa o kadar yaşadığına inanan Doğan Cüceloğlu kitapta şunları dile getirmiştir:

 

“Şimdi ve burada, bir başkasının kriterlerine göre var olmaya çabalayan bir insan mısın, yoksa kendi bilincinle oluşturduğun ölçütlere göre eyleme geçen biri misin?

(...)

“Ben kendi adıma “gözlemleyen bilincime” daha erken ulaşmak isterdim. Her insanı zorlayan o kaybolmuşluk hissinden bir an önce kurtulmak isterdim. Rüzgâra kapılmış bir yaprak parçası olmaktansa, yönünü belirleyebilen, rotasını ve etki alanını keşfetmiş bir insan olma hâline daha önce ulaşmak isterdim. Ne kadar önemli olduğumu, esas meselenin benim özümle kendim arasında kurduğum ilişkide yattığını keşfetmek isterdim.”

 

Yaşama katkıda bulunma konusuna da değinen Cüceloğlu, yaşama katkıda bulunma fırsatının her yerde ve her zaman olduğunu belirterek, kendi özüyle sağlıklı ilişki kurabilen herkesin bu katkıyı sunabileceğine de inanır.

 

“Keşfetmek, keşif” konusuna da değinir Doğan Cüceloğlu ve bu konuda da şunları söyler:

 

“Bana göre hayatın anlamı “keşif”tir. Hayat bir keşif yolculuğudur. Neyi keşfedeceksin? Özünü, kendini.”

“Bir anne baba, çocuğunun doğuştan içinde getirdiği o gizil gücü önemsiyor mu? Bir öğretmen, öğrencisinin potansiyelini önemsiyor mu?(...)

“Aslında hepimiz yaşamdan keyif almak üzere doğuştan programlanmış durumdayız. Çocuğa bakın, hangi oyundan keyif alır? İçerisinde keşfetme olacak, ona gelişim imkânı sunacak, oyun esnasında ilişki kuracak, yeni şeyler öğrenecek, kendisini ifade etme imkânı bulacak.”


Yaşamınızı şekillendirecek birçok nitelikli önerinin olduğu bu muhteşem eseri okumanızı tavsiye ediyoruz. 

Okumayı hayatınızın merkezine almanız dileğiyle... 


Kaynak: Doğan Cüceloğlu, Var mısın?, Kronik Kitap


17 Mayıs 2022 Salı

Christy Brown-Sol Ayağım

 


Christy Brown’ın kendi yaşam öyküsünü kaleme aldığı "Sol Ayağım" adlı kitabında azmin ve cesaretin görkemli bir öyküsü var.

Doğuştan beyin felçli olan Christy Brown, konuşmasını ve hareketlerini kontrol edememesine rağmen annesinin de yardımıyla büyük bir azimle, umutla, cesaretle bir başarı yolculuğuna çıkar. Azmi, içindeki umudu, cesareti ve zekâsıyla okuma yazmayı resim yapabilmeyi ve daktilo kullanmayı öğrenen Christy Brown, bu yolda zaman zaman umutsuzluk batağına da saplanır. Kimi zaman hayatı ona şekilsiz, amaçsız ve değersiz görünür. Özgür olmayı çok özler, zincirlerinden kurtulup kaçmak için can atar ama büyüdükçe etrafında oluşan duvarların arasına adeta hapsolmuştur. Sol ayağı onun temel iletişim aracıdır ve onun için vazgeçilmezdir. Onunla evdeki diğer kişilerle arasındaki engellerin bazılarını kırmayı öğrenir. Christy Brown, kendisini bir hapishanede hisseder ve sol ayağı bulunduğu hapishanenin kapısının tek anahtarıdır.

Bu kitapta azim, cesaret, umut ve başarı var. Şimdi azmin ve cesaretin öyküsünü ve kahramanımızın bu yolda zaman zaman düştüğü umutsuzlukları kitaptan alıntılarla sizlerle buluşturalım:

“(...) Yine de” A” harfini yazdım. Önümde, yerde duruyordu işte. Titrekti, acemiceydi; kenarı eğri büğrüydü ve hiç düzgün olmayan bir orta çizgisi vardı. Ama basbayağı “A” harfiydi. Başımı kaldırdım. Bir an annemin yüzünü gördüm, yanaklarında yaşlar vardı. Sonra babam eğildi ve beni omzuna aldı.

Başarmıştım! Zihnime, kendini ifade etme şansını verecek olan şey başlamıştı. Evet, dudaklarımla konuşamıyordum ama şimdi sözlerden daha kalıcı şeylerle konuşacaktım; yazılı sözcüklerle.

Ayak parmaklarımın arasında tuttuğum bir parça kırık tebeşirle yere çizdiğim o bir harf, benim için yeni bir dünyaya giden yol, zihinsel özgürlüğünün anahtarıydı.” (Sayfa:16)

 

“Zaman geçtikçe sol ayağıma daha fazla bağlanmaya başladım. O temel iletişim aracımdı, ailemin beni anlamasını sağlıyordu. Yavaş yavaş benim için vazgeçilmez oldu. Onunla, evdeki diğer kişilerle aramdaki engellerin bazılarını kırmayı öğrendim. Sol ayağım, bulunduğum hapishanenin kapısının tek anahtarıydı.” (Sayfa:20)

 

“Artık kendimden kaçmıyordum, bunu yapamayacak kadar büyümüştüm. Günler binbir türlü şekilde geçiyordu; ailem birer birer genişledikçe ve benim için kendi ayakları üzerinde duran birer yetişkin yabancıya döndükçe, varlığımın sınırlamalarını, sıkıntısını ve korkunç darlığını görüp hissediyordum. Etrafım faaliyetin, çabanın ve gelişmenin işaretleriyle çevriliydi. Herkesin yapacak bir şeyi vardı, onları meşgul edecek, zihinlerini ve ellerini faal tutacak şeyler. Hayatlarını bir bütün kılacak ilgi alanları, faaliyetleri ve amaçları vardı; bütün bunlar enerjilerine doğal bir kaynak ve doğal bir ifade ortamı sağlıyordu. Benimse yalnızca sol ayağım vardı.” (Sayfa:79)


Dünya edebiyatının en nitelikli eserlerinden biri olan "Sol Ayağım" adlı eseri okumanızı tavsiye ederiz. Keyifli okumalar... 


Kaynak: Christy Brown, Sol Ayağım, Nora Yayınevi

15 Mayıs 2022 Pazar

Sharon M. Draper-İçimdeki Müzik



Bu yazımızda Sharon M. Draper'ın kaleme aldığı "İçimdeki Müzik" adlı eserden söz etmek istiyoruz sizlere. 

Etrafı binlerce kelimeyle çevriliydi. Belki de milyonlarca... Kelimeler kar taneleri gibi etrafında uçuşuyordu. Her biri narin ve eşsizdi, yere düşmeden avucunda eriyip gidiyordu. İki yaşına geldiğinde bütün anılarında kelimeler ve bütün kelimelerin de bir anlamı vardı. Ama sadece kafasının içinde... Şimdiye kadar tek kelime konuşmamıştı. Neredeyse on bir yaşındaydı. İnsanlar adını sormasa da adı önemliydi onun. Onun adı Melody Brooks’tu.

Babasının ona okuduğu kitaplardaki tüm kelimeler sonsuza dek içine hapsoluyordu. Zekiydi. Fotografik bir hafızası vardı. Kafasının içinde bir kamera vardı sanki, gördüğü ya da duyduğu bir şeyi kaydetmesi için. Reklamlardaki tüm ücretsiz telefon numaralarını, mail adreslerini ve web sayfalarını hatırlayabiliyordu. Bütün programlardaki oyuncuların isimlerini, programların saatlerini, hangi kanalda olduklarını ve hangi programların tekrarının olduğunu biliyordu. Hatta programlar ve reklamlarda geçen diyalogları bile hatırlıyordu. Milyonlarca şarkının sözlerini ve melodisini biliyordu, kafasının içinde ondan başka kimsenin duymadığı bir senfoni çalıyordu. Görür görmez yüzlerce kelimenin anlamını biliyordu ama kitap okuyamıyordu. Kafasının içinde milyonlarca düşünce vardı ama onları kimseyle paylaşamıyordu. 

“Uyurken rüyalar görüyorum. Ve rüyalarımda her şeyi yapabiliyorum. Parkta oyunlar için ilk ben seçiliyorum. Çok hızlı koşabiliyorum. Jimnastik yapabiliyorum ve denge tahtasından asla düşmüyorum. Yer minderinde dans edebiliyorum, üstelik bunda çok iyiyim. Telefonla arkadaşlarımı arıyorum ve onlarla saatlerce sohbet ediyorum. Sırlarımı fısıldıyorum. Şarkı söylüyorum.

Ama her sabah uyandığımda gerçek, yüzüme bir yumruk indiriyor. Birinin yemeğimi yedirmesi ve beni giydirmesi gerekiyor ki Spaulding Street okulundaki gülen-surat sınıfında bir başka uzun günü daha geçirebileyim.” (Sayfa:48)


Büyük-küçük herkesin okuması gerektiğini düşündüğümüz etkileyici bir eser... 

Okumayı hayatınızın merkezine almanız dileğiyle... 


Kaynak: Sharon M. Draper, İçimdeki Müzik, Genç Timaş Yayınları 

 

 

 

 

 

 

 

 


Yaşar Kemal - Yılanı Öldürseler

Yaşar Kemal'in kendine özgü üslubuyla kaleme aldığı "Yılanı Öldürseler" romanında Esme ve Halil'in çocuğu olan Hasan roman...