Stefan Zweig etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Stefan Zweig etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Temmuz 2022 Pazartesi

Stefan Zweig - Bilinmeyen Bir Kadinin Mektubu



Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu / Stefan Zweig

1920’lerin Viyana’sında yaşanan tek taraflı, içine kapanık, hüzünlü bir aşkın öyküsü ve bilinmeyen bir kadının kendisini hiç tanımamış olan adama yazdığı hüzün dolu mektup... Stefan Zweig, “Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu” adlı eserinde yine derinlemesine yaptığı psikolojik çözümlemelerle karşımıza çıkıyor. Zweig, karakterlerin psikolojisini çözümlemenin yanında bir de aşkın psikolojik çözümlemesini yapıyor. Aşkın, kişide oluşturduğu duygu selini ustalıkla çözümlüyor ve okuyucuya aktarıyor Stefan Zweig.

Gizemli bir kadın, sevdiği adam tarafından hiç tanınmamış olan bir kadın, delice sevdiği tanınmış roman yazarı R.’ye uzun bir mektup yazar. Bu mektup “Sana, beni asla tanımamış olan sana,” hitabıyla başlar. Ve kadın bu uzun ve hüzünlü mektupta ona olan aşkını tüm benliğiyle anlatır. Kadın, eserin ilerleyen bölümlerinde yazdığı bu mektup hakkında da şunları söyler:

“(...) Ama sen, ben yaşadığım sürece bu çığlığı duymayacaksın – ancak öldüğüm takdirde bu benden kalan sana ulaşacak, benden, yani seni herkesten çok sevmiş ama senin tarafından hiç tanınmamış olandan, hep seni beklemiş ama senin tarafından hiç çağrılmamış olandan kalan bir miras.”

Stefan Zweig’ın “Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu” Adlı Eserinden Alıntılar

-Kelimelerim seni korkutmasın; ölmüş olan biri artık hiçbir şey istemez, sevilmeyi de, kendisine acınmasını da, teselli edilmeyi de istemez.

- (...) beni dinleyeceğin bu çeyrek saat yüzünden yorulma, çünkü ben seni bütün bir hayat boyunca sevmekten yorulmadım.

-Biliyorum, ondan sonra yine yalnız olacağım. Ve insanların arasında yalnız olmaktan daha korkunç bir şey yoktur.

Sessiz sedasız, tek taraflı bir aşkın psikolojik çözümlemesi ve hüznün doruk noktası... Okumanızı tavsiye ediyoruz. Keyifli okumalar...

(Stefan Zweig, Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 26. Basım) 


28 Haziran 2022 Salı

Stefan Zweig - Bir Çöküşün Öyküsü

 

Bir Çöküşün Öyküsü / Stefan Zweig

“(...) Çünkü bu tuhaf özellik, sürekli kandırmak istemek, gerçek eylemlerini bir yalanla örtmek onun karakteriydi.” (Sayfa 3)

“(...) Arzulandığı zaman güzeldi, zeki insanların arasında nüktedandı, gururu okşandığında kibirliydi, sevildiği zaman âşıktı. Ondan çok şey istendikçe o daha fazlasını verirdi. Ama onunla kimsenin konuşmadığı, onu kimsenin görmediği, duymadığı, arzulamadığı yalnızlığı sırasında çirkinleşmiş, sersemlemişti, çaresiz kalmış ve mutsuz olmuştu. O ancak yaşamın içinde canlanırdı. (Sayfa 33)

Kimden mi bahsediyoruz? Öykünün başkişisi Madame de Prie'den...

Fransız sarayının aristokrat kadınlarından Madame de Prie, kralın gözünden düşerek Normandiya’ya sürgüne gönderilir ve “Bir Çöküşün Öyküsü” böyle başlar. Madame de Prie, yukarıdaki alıntılardan da anlaşılacağı gibi ilgi budalası, şımarık, kibirli, hem kendini hem de çevresindekileri kandırmayı alışkanlık hâline getirmiş bir karakterdir. Paris'teki eğlencelerden ibaret olan boş saray hayatı onun yaşamının merkezini oluşturur. Kralın gözünden düşüp Normandiya’ya sürgüne gönderilince yalnız kalır:

“(...) İki yıl Paris’ten uzak, insanlardan ve iktidardan yoksun yaşayacaktı demek: Bunca yalnızlığa katlanabilecek kadar güçlü değildi o. Bu onun ölüm fermanıydı. Mutluluk, servet, iktidar, gençlik ve aşk olmadan soluk alamayacağını biliyordu. (...) (Sayfa 30)

Bu yalnızlık, eskisi gibi insanların ilgisinin üzerinde olmaması, insanlar tarafından unutuluşu onun mantıklı düşünme yetisini kaybetmesine neden olur ve tekrar insanların ilgisini üzerine çekebilmek amacıyla akıllara durgunluk verecek bir plân yapar:

“Işıltılı bir hayat yaşamıştı, o hâlde ölümü de öyle olmalıydı.” (Sayfa:31)

Stefan Zweig, tüm eserlerinde olduğu gibi Bir Çöküşün Öyküsü” adlı eserinde de tüm psikoloji birikimini okuyucularına aktarıp derin karakter incelemeleri yapmıştır. Edebî zevkin ve psikolojinin iç içe olduğu bu 48 sayfalık kısa eser mutlaka kütüphanenizde bulunmalı. Herkese keyifli okumalar...

 

 

 

 

 

 

 

 


25 Haziran 2022 Cumartesi

Stefan Zweig - Satranç


Gece yarısı New York’tan Buenos Aires’e hareket edecek olan büyük yolcu gemisi, kalkış saatinin o alışılagelmiş koşuşturması ve hareketliliği içindeydi. (...) Ben, bu kalabalığın biraz uzağında, gezinti güvertesinde durmuş, bir tanıdığımla konuşuyordum; tam o sırada yanımızda iki ya da üç kez flaşlar parladı (...) Arkadaşım, oraya baktı ve gülümsedi: “Gemimizde ender rastlanabilecek biri de var, Czentovic.” Ve herhalde yüz ifademden bu haberden pek bir şey anlamadığım belli oluyordu ki, bir açıklama yapma gereğini duydu: “Dünya satranç şampiyonu Mirko Czentovic. Doğudan batıya bütün Amerika boyunca bir turnuvadan ötekine koştu, şimdi de yeni zaferler için Arjantin’e gidiyor.” (Sayfa:1)

Stefan Zweig, “Satranç” adlı eserine bu satırlarla başlıyor.

New York’tan Buenos Aires’e hareket eden gemide öykünün üç başkişisi var: Dünya satranç şampiyonu Mirko Czentovic, sıradan bir satranç oyuncusu olan anlatıcı, usta bir satranç oyuncusu olmasına rağmen uzun bir süre satrançtan uzak kalan Dr. B. Şüphesiz bu üç karakterden en ilginci ise sıra dışı bir öyküsü olan Dr. B. karakteri... İkinci Dünya Savaşı'nın olumsuz, kahredici ve zulüm dolu etkisini üzerinde hisseden Dr. B., Naziler tarafından ilginç bir işkenceye maruz bırakılıyor. Yanlış anlamayın. Zindana atılmıyor, vahşi, ilkel işkencelere maruz bırakılmıyor. Dış dünyadan soyutlamaya dayanan bir işkence Dr. B’nin uğradığı işkence... Bir otel odasına yerleştirilen Dr. B. dış dünyadan tümüyle tecrit edilir. Gelin, bu tecrit sürecini kahramanın kendisinden dinleyelim:

“(...) İlk bakışta bana ayrılan oda hiç de rahatsızmış gibi gözükmüyordu. Odada bir kapı, bir yatak, bir koltuk, bir lavabo ve parmaklıklı bir pencere vardı. Fakat kapı gece gündüz kapalı duruyordu, masanın üstünde kitabın, gazetenin, tabaka kâğıdın, kurşunkalemin bulunması yasaktı, pencere bir yangın duvarına bakıyordu; kendi Ben’imin çevresinde ve dahası bedenimde mutlak anlamda hiçlik inşa edilmişti. Elimden her şey alınmıştı, zamanı bilmeyeyim diye saat, bir şey yazmayayım diye kurşunkalem, bileklerimi kesmeyeyim diye bıçak alınmıştı; hatta bir sigara gibi en küçük bir kendini uyuşturma aracı bile yasaklanmıştı. (...) Yapacak hiçbir şey yoktu, her yerde ve sürekli olarak insanın çevresinde hiçlik, zamandan ve mekândan mutlak anlamda yoksun bir boşluk vardı.” (Sayfa: 37-38)

Herhangi biriyle konuşması da yasaktı Dr. B’nin. Kocaman bir boşluğun, kendi ifadesiyle kocaman bir “hiçliğin” içinde buluvermişti kendini. Arada sırada sorguya götürülmesi de rutini bozan tek şeydi onun için. İşte o sorgulardan birinde sırasını beklerken askıda asılı olan pardösünün içinde bulunan çeşitli satranç partilerinin bulunduğu kitabı çalan Dr. B., o sıkıntılı günlerde kendisine bir uğraş bulur ve satranç oynamayı öğrenir. Zamanla usta bir satranç oyuncusu olan Dr. B., bu gemi yolculuğunda çevresinin de ısrarlı istekleriyle dünya satranç şampiyonu Czentovic’e meydan okur.

Eserlerine psikoloji birikimini ustalıkla yansıtan bir yazar olan Stefan Zweig, “Satranç” adlı eserinde de bu yönünü ustalıkla okuyucularına yansıtabilmiştir. Eserdeki karakterlerin ruh hâllerini ustalıkla betimleyen Zweig, İkinci Dünya Savaşının karamsar tablosunu da okuyucularına hissettirmeyi başarmıştır.

Stefan Zweig’ın “Satranç” Adlı Eserinden Alıntılar

-Bize hiçbir şey yapmadılar - sadece bizi en mutlak anlamdaki hiçliğin içerisine yerleştirdiler, çünkü bilindiği gibi dünyada hiçbir şey insan ruhu üzerinde hiçlik kadar ağır bir baskı uygulayamaz.

-Fakat sonuçta düşüncelerin de, ne kadar herhangi bir özden yoksunmuş gibi görünürlerse görünsünler, bir destek noktasına ihtiyaçları vardır, aksi takdirde dönmeye ve anlamsız bir biçimde kendi etraflarında çember çizmeye başlarlar; onlar da hiçliğe dayanamazlar.

-İnsan bir şey bekliyordu, sabahtan akşama kadar bekliyordu ve hiçbir şey olmuyordu. İnsan tekrar tekrar bekliyordu. Hiçbir şey olmuyordu. İnsan bekliyor, bekliyor, bekliyordu, düşünüyor, düşünüyordu, şakakları ağrımaya başlayana kadar düşünüyordu. Hiçbir şey olmuyordu. İnsan yalnız kalıyordu. Yalnız. Yalnız.

Okumak; özgürlüktür, değişimdir, gelişimdir. Okuma tutkusunu hiç kaybetmemeniz dileğiyle, keyifli okumalar...


Kaynak: Stefan Zweig, Satranç, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları 


Yaşar Kemal - Yılanı Öldürseler

Yaşar Kemal'in kendine özgü üslubuyla kaleme aldığı "Yılanı Öldürseler" romanında Esme ve Halil'in çocuğu olan Hasan roman...