18 Temmuz 2022 Pazartesi

Reşat Nuri Güntekin’in “Acımak” Adlı Romanından Alıntılar


Türk edebiyatının en hüzünlü romanlarından birisi olan ve Reşat Nuri Güntekin’in kaleme aldığı “Acımak” adlı eserden en güzel alıntıları sizler için derledik. 

Reşat Nuri Güntekin’in “Acımak” Adlı Romanından Alıntılar

-(...) Parasız hiçbir şey olmaz, deriz... Esas itibariyle çok doğrudur... Fakat çalışan ve irade sahibi bir insanın da az para ile ne büyük işler yapabileceğine bu mektepten güzel misal gösterilemez... (Sayfa: 9)

-Bir insan için zaaftan mahrumiyet de büyük bir zaaf değil midir? Hatta zaafların en büyüğü... (Sayfa:12)

-Acımak... Ben, insan ruhlarındaki derinliğin ancak onunla ölçülebileceğine kaniim. Evet, dibi görünmeyen kuyulara atılan taş, nasıl çıkardığı sesle onların derinliğini gösterirse başkalarının elemi de bizim yüreklerimize düştüğü zaman çıkardığı sesle bize kendimizi, insanlığımızın derecesini öğretir... (Sayfa:12)

-Mamafih bu saadet, tamamıyla içime siniyor dersem yalan. Kalbimde bir gizli düğüm var. (Sayfa: 53)

-Evet, dünyada tam saadet olmuyor. Ne olurdu şu yaldızlı diplomayı, annemin çamaşır yıkamaktan çatlamış, şişmiş zavallı ellerine verebilseydim? (Sayfa: 53)

-Evet, ben, şimdi büsbütün başka bir adam oldum. Bir köşede kendimi unutturmaktan, başımı dinlemekten başka bir şey istemiyorum. (Sayfa: 86)

-(...) Fakat, ben onu ilk defa, masallarda olduğu gibi, su başlarında, gül bahçelerinde görmüş olsaydım bilmem bu kadar sevecek miydim? İnsanlar hiçbir vakit, ıstırap çektikleri zamanki kadar güzel olamazlar.

(...)

Ben aşkı şiirlerde, romanlarda olduğu gibi bir parlak yaz gecesinin mehtabında başlayıp sabahında biten bir rüya addedenlerden değildim. Benim için sevmek, bir başka insanın vücudundan, ruhundan bir parça hükmüne girmek, onunla beraber gülüp ağlamak, ıstıraplarını paylaşmak demekti. (Sayfa: 90)

-İnsanlar için şöyle böyle deriz ama aralarında iyileri de var... Fakat yazık ki, onlar, bu dünyada bir türlü bahtiyar olmanın yolunu bulamıyorlar. Ya bir çakır pençe arkadaşa düşüyorlar, ya akraba, ahbap şerrine uğruyorlar. Sessizliklerine, saffetlerine, hilm ve tahammüllerine kurban olup gidiyorlar. (Sayfa: 93)

-İstinat noktaları yavaş yavaş aşınan, sonra günün birinde en ehemmiyetsiz bir sarsıntı ile birdenbire çöken binalara benzedim. (Sayfa: 114)

-Kalbim kızgın demirle dağlanarak hissini kaybetmiş gibi hiçbir şey duymuyorum. Sade çocuklarım Feriha ile Zehra... Onların sevgisini de yüreğimden söküp atabilseydim... Fakat galiba buna imkân olmayacak. Kalbim çarptığı müddetçe bu damar böyle mütemadiyen sızlayıp duracak. (Sayfa: 133)

Reşat Nuri Güntekin / Acımak / Arka Kapak Yazısı

“Acımak”ta görevine bağlılığıyla tanınmış bir ilkokul başöğretmeni olan Zehra Hanım’ın trajik serüveni dile getiriliyor. Doğruluk, temizlik, fedakârlık hastalığı, onda insanlığın en değerli yeteneğini öldürmüştür: Acımak yeteneğini. Duygusal, geniş ruhlu bir kadın. Güzel, doğru, temiz şeyleri çılgınca seviyor. Ama zaafa, düşkünlüğe ve çirkinliğe acımıyor. Yapılmış bir kötülük için hiçbir gerekçe tanımıyor ve acımadan söküp atıveriyor. Bütün insanları etkilemiş güzel bir duygunun romanı.

(Reşat Nuri Güntekin, Çalıkuşu, İnkılâp Kitabevi)

 

 

 

 

 

13 Temmuz 2022 Çarşamba

Rasim Özdenören - Denize Açılan Kapı



Rasim Özdenören / Denize Açılan Kapı

Öykücülüğü ve denemeciliğiyle edebiyatımızda derin izler bırakmış olan Rasim Özdenören’i bu kez “Denize Açılan Kapı” adlı öykü kitabıyla sitemizde konuk edeceğiz.

Rasim Özdenören, insan ruhunun çıkmazlarını kısa öykülerle ele aldığı “Denize Açılan Kapı” adlı öykü kitabında kimi zaman “ölüm” temasını ustalıkla anlatmış kimi zaman da insan ruhundaki çalkantıları dile getirmiştir. İnsan ruhunun derinliklerine kendine has tarzıyla inen Özdenören, hayatın içinden seçtiği kesitleri yine kendine has tarzıyla anlatmış, öyküyü olaydan sıyırmıştır. Öyküyü olaydan sıyırması, sık sık ruhsal betimlemelere yer vermesi, bireyin iç dünyasını ayrıntılı bir şekilde anlatması olay öykülerini seven okurlara hitap etmeyebilir. Ancak tek solukta bir kere okunup bitirilecek bir kitap değildir “Denize Açılan Kapı”.  Defalarca, sindire sindire okumak gerekir kanımızca. Her okuyuşta farklı noktalar keşfedeceğimiz bir eser...

Eser hakkında kısa bir yoruma yer verdikten sonra kitaptan bazı alıntıları sizlere aktaralım.

Rasim Özdenören’in “Denize Açılan Kapı” Adlı Eserinden Alıntılar

-(...) Tıraş olsam mı acaba? Evet tıraşlı olarak yola çıkmak daha güzel. Tazelik. Güneş kadar taze ve eskimemiş. Fakat bizim yaptığımız eskimişliği örtmek. Eskiyoruz aslında ama tıraş olarak gizliyoruz eskimeyi.

- (...) Ben neyi sevdiğimi biliyor muyum? Galiba tükeniyor, sevgi de tükeniyor, her şey de. Bir çaresi olmalı tükenmeyi önlemenin.

- (...) Tekrarı mümkün olmayan tek gerçek var, ölüm. (Kitaplara bakar.) Bunlarsa yaşamayı anlatıyor. Yavanlıkları bundan olsa gerek. Bilmemiz gereken tek gerçeğe yaklaşan bile yok. (Küskün bir sesle) Asıl şaşılacak olan şey budur işte.

-Kimi zaman güneş ışığına boğulmuş tozlu sokaklarda bir başına yalnızlık duyguları boğazına düğümlenmiş olarak ve nereye gideceğini bilmeden dolaşırdı.

-Duru, boş sokaklar hiçbir şey söylemezdi ona. Ya da söylerse eğer, söyledikleri onu kahretmekten başka işe yaramazdı.

-Ama göze aldığı hayatın kaçınılmaz gerekleri diye saydığı, daha doğrusu kendisine öyle belletilmiş olan bütün bunlar, basit bir kapı gıcırtısından daha mı önemli şeylerdi?

-Bütün ömrünü değersiz şeylere boyun eğmeyi öğrenmek için harcamış gibi duyumsuyordu kendini.

-Gidiliyordu, sonra geri dönülüyordu, yeniden yürünüyordu, durup bakınılıyordu, yemek yeniyordu, sonra gene acıkılıyordu, uyanılıyor ve uyunuyordu. Bu muydu? Bunlar için mi soluk tüketiyordu? Hırpalanıyor ve yaşıyordu?

Rasim Özdenören’in “Denize Açılan Kapı” adlı eseri dikkatli bir şekilde okunması gereken bir eser... Herkese keyifli okumalar...

 

 

 

 

 

 


12 Temmuz 2022 Salı

George Orwell - Hayvan Çiftliği



George Orwell / Hayvan Çiftliği

“İnsan, üretmeden tüketen tek yaratıktır. Süt vermez, yumurta yumurtlamaz, sabanı çekecek gücü yoktur, tavşan yakalayacak kadar hızlı koşamaz. Gene de, tüm hayvanların efendisidir. Hayvanları çalıştırır, karşılığında onlara açlıktan ölmeyecekleri kadar yiyecek verir, geri kalanını kendine ayırır. Bizse emeğimizle tarlayı sürer, gübremizle toprağı besleriz; oysa hiçbirimizin postundan başka bir şeyi yoktur. (...) (Sayfa: 16)

diyerek ayaklanma çağrısı yapar diğer hayvanlara “Koca Reis” lakaplı domuz. Koca Reis, çiftlikteki hayvanlara ayaklanma çağrısı yaptıktan üç gece sonra ölür. Daha sonra hayvanlar, kendilerini ezen ve sömüren insanlara karşı ayaklanma başlatır ve yönetimi devirerek çiftliğin yönetimini ele geçirirler. Mutludurlar ve artık geleceğe dair daha umutludurlar. Çünkü insan sömürüsü yoktur artık. Daha eşitlikçi daha özgürlükçü bir yapı kuracaklardır. Domuzların önderlik yaptığı hayvanlar artık kendileri için çalışacaklar ve kendileri için bir hayat kuracaklardır. Kısa bir süre sonra da “Yedi Emir” belirlerler. “Yedi Emir” ise şu maddelerden oluşur:

“1.İki ayak üstünde yürüyen herkesi düşman bileceksin.

2.Dört ayak üstünde yürüyen ya da kanatları olan herkesi dost bileceksin.

3. Hiçbir hayvan giysi giymeyecek.

4. Hiçbir hayvan yatakta yatmayacak.

5. Hiçbir hayvan içki içmeyecek.

6. Hiçbir hayvan başka bir hayvanı öldürmeyecek.

7. Bütün hayvanlar eşittir.” (Sayfa: 33)

İlk başta her şey olumludur. Eşitliğin ve özgürlüğün olduğu bu ortamı daha da büyütmek ve geliştirmek için tüm hayvanlar var güçleriyle çalışır. Ancak daha sonra her şey değişir ve hayvanlara önderlik yapan domuzlar insanlardan daha baskıcı bir yönetim ortaya koyarlar. Yaptıkları devrimi yolundan saptıran domuzlar “önder” olarak nitelendirdikleri “Napoleon” adlı domuzun komutasında yukarıdaki “Yedi Emir”e aykırı olarak insanların yaptığı ne varsa onu yaparlar ve sonunda insanlara benzerler. Artık çiftlikte eşitlik ve özgürlük yoktur. Artık duvarda tek bir emir yazılıdır:

“BÜTÜN HAYVANLAR EŞİTTİR AMA BAZI HAYVANLAR ÖBÜRLERİNDEN DAHA EŞİTTİR”

Masal görünümlü politik bir yergi kaleme almıştır George Orwell. Kitabın arka kapağında ise şöyle bir değerlendirme yapılmıştır eser için:

“Altbaşlığı “Bir Peri Masalı” olan “Hayvan Çiftliği”, bir masal anlatımıyla yazılmıştır ama küçükleri eğlendirecek bir peri masalı değil, çarpıcı bir politik taşlamadır.”

George Orwell’in “Hayvan Çiftliği” adlı eseri her kütüphanede bulunması gereken, defalarca okunabilecek muhteşem bir eser... Herkese keyifli okumalar...

(George Orwell, Hayvan Çiftliği, Can Yayınları, 68. Baskı, İngilizce aslından çeviren: Celâl Üster)

 

 

 

 

 

 

 

 


4 Temmuz 2022 Pazartesi

Stefan Zweig - Bilinmeyen Bir Kadinin Mektubu



Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu / Stefan Zweig

1920’lerin Viyana’sında yaşanan tek taraflı, içine kapanık, hüzünlü bir aşkın öyküsü ve bilinmeyen bir kadının kendisini hiç tanımamış olan adama yazdığı hüzün dolu mektup... Stefan Zweig, “Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu” adlı eserinde yine derinlemesine yaptığı psikolojik çözümlemelerle karşımıza çıkıyor. Zweig, karakterlerin psikolojisini çözümlemenin yanında bir de aşkın psikolojik çözümlemesini yapıyor. Aşkın, kişide oluşturduğu duygu selini ustalıkla çözümlüyor ve okuyucuya aktarıyor Stefan Zweig.

Gizemli bir kadın, sevdiği adam tarafından hiç tanınmamış olan bir kadın, delice sevdiği tanınmış roman yazarı R.’ye uzun bir mektup yazar. Bu mektup “Sana, beni asla tanımamış olan sana,” hitabıyla başlar. Ve kadın bu uzun ve hüzünlü mektupta ona olan aşkını tüm benliğiyle anlatır. Kadın, eserin ilerleyen bölümlerinde yazdığı bu mektup hakkında da şunları söyler:

“(...) Ama sen, ben yaşadığım sürece bu çığlığı duymayacaksın – ancak öldüğüm takdirde bu benden kalan sana ulaşacak, benden, yani seni herkesten çok sevmiş ama senin tarafından hiç tanınmamış olandan, hep seni beklemiş ama senin tarafından hiç çağrılmamış olandan kalan bir miras.”

Stefan Zweig’ın “Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu” Adlı Eserinden Alıntılar

-Kelimelerim seni korkutmasın; ölmüş olan biri artık hiçbir şey istemez, sevilmeyi de, kendisine acınmasını da, teselli edilmeyi de istemez.

- (...) beni dinleyeceğin bu çeyrek saat yüzünden yorulma, çünkü ben seni bütün bir hayat boyunca sevmekten yorulmadım.

-Biliyorum, ondan sonra yine yalnız olacağım. Ve insanların arasında yalnız olmaktan daha korkunç bir şey yoktur.

Sessiz sedasız, tek taraflı bir aşkın psikolojik çözümlemesi ve hüznün doruk noktası... Okumanızı tavsiye ediyoruz. Keyifli okumalar...

(Stefan Zweig, Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 26. Basım) 


29 Haziran 2022 Çarşamba

Sait Faik Abasıyanık - Semaver



Semaver – Sait Faik Abasıyanık

Edebiyatımızda kendisine saygın bir yer edinen yazarlarımızdan birisi de Sait Faik’tir. Sait Faik, edebiyatımızda öykücülüğüyle öne çıkmış değerli bir yazarımız. Öyküyü olaydan arındıran Sait Faik, daha çok durum öykücülüğüyle ön plâna çıkmış; eserlerinde anlatacaklarını kendi “ben”inden geçirerek anlatmıştır. Öykülerinde genellikle şiirsel bir üslup kullanan Sait Faik, muhteşem betimlemeleri, derin karakter incelemeleriyle de edebiyatımızda dikkatleri üzerine çekmiştir. Öykülerinde yoksullara, kimsesizlere, balıkçılara, emekçilere, işsizlere, çocuklara, denize, ada hayatına yer veren sanatçı, gözlemi her zaman ön plâna çıkarmıştır.

Yazımıza konu olan “Semaver” kitabında da güçlü betimlemeleri ve şiirsel üslubuyla karşımıza çıkmıştır Sait Faik. “Semaver, Stelyanos Hrisopoulos Gemisi, Meserret Oteli, Bir Kıyının Dört Hikâyesi, Babamın İkinci Evi, İpekli Mendil, Kıskançlık, Bohça, Orman ve Ev, Düğün Gecesi, Şehri Unutan Adam, Üçüncü Mevki, Garson, Birtakım İnsanlar, Sevmek Korkusu, Louvre’dan Çaldığım Heykel, Robenson, İhtiyar Talebe, Bir Vapur” adlı kısa öykülerden oluşan bu eser daha çok olaya dayanan öyküleri okumayı seven edebiyatseverler tarafından isabetli bir tercih olmayabilir. Ancak yazarın şiirsel üslubu, ustaca yapılmış betimlemeleri, güçlü gözlemciliği gerçekten takdire şayan.

Kitaba ismini veren “Semaver” adlı öyküsünde yazar, ölümü kendine has üslubuyla anlatmıştır. Öyküde iki karakter var: Ali ve annesi. Fabrikada çalışan bir genç olan Ali, annesini kaybeder ve Sait Faik bu ölümü şöyle anlatır:

“Ali’nin annesine ölüm, bir misafir, bir başörtülü, namazında niyazında bir komşu hanım gelir gibi geldi. (...)

Bir sabah, daha Ali uyanmadan, semaverin başında üzerine bir fenalık gelmiş; yakın sandalyeye çöküvermişti. Çöküş, o çöküş.” (Sayfa:11)

Sait Faik, ölümü aynı öyküde şöyle anlatır:

“Ölümün karşısında, ne yapsak, muvaffak olmuş bir aktörden farkımız olmayacak. O kadar, muvaffak olmuş bir aktör.” (Sayfa:11)

“(...) Ölüm bildiğimiz kadar korkunç bir şey değildi. Yalnız biraz soğuktu o kadar...” (Sayfa:12)

Sait Faik Abasıyanık’ın “Semaver” Adlı Öykü Kitabından Alıntılar

-Kış ne kadar çok, ne kadar uzun olursa olsun; balık ne kadar az çıkarsa çıksın; yine yaz, bildiği gibi mahrumiyetlerin içinden kafasını kaldıracak ve onu bekleyenlere gelecektir. (Sayfa:16)

-Trifon toprağı sevmez; ona hürmet ederdi. Çünkü birçok sevdikleri orada, onun altında, aklın durduğu bir yerde yaşıyorlardı. Fakat toprağın üstünde koşan, onun üstünde beş on para kazanmak kaygısı ile dönüp dolaşan insanlar ne tuhaf mahluklardı. Ve denize bir dakika durup bakmaya vakitleri olmadığını söyleyen bu insanlar ne zevksiz mahluklardı. (Sayfa: 19)

-(...) Korku, yol boylarınca etrafımı sarıyor, önümde uzuyor. Sevmekten korkuyorum. Başka arzular, ihtiraslarla atıldığım yolda beni avare ve çırılçıplak, başı her manada boş bırakacak yalnız bir şey olduğunu biliyorum ve ondan karanlıktan, riyadan, zulümden, hürriyetsizlikten korkar gibi ürküyorum. (Sayfa:75)

-Küçük şeyleri unutamayanlar, en geri hatıraları da unutamayanlardır. Hafızalarının bu bahtsız kuvveti karşısında hiçbir memleket, hiçbir vatan tutamadan her yeri, her şeyi severek öleceklerdir. (Sayfa:87)

Okumak, okuyabilmek, okuyup okuduklarımız üzerinde düşünüp yorum yapabilmek büyük bir zenginliktir. Bunun farkında olup kitaplarla kalalım. Keyifli okumalar...

(Sait Faik Abasıyanık, Semaver, Yapı Kredi Yayınları)

 

 

 

 

 

 

 

 


28 Haziran 2022 Salı

Stefan Zweig - Bir Çöküşün Öyküsü

 

Bir Çöküşün Öyküsü / Stefan Zweig

“(...) Çünkü bu tuhaf özellik, sürekli kandırmak istemek, gerçek eylemlerini bir yalanla örtmek onun karakteriydi.” (Sayfa 3)

“(...) Arzulandığı zaman güzeldi, zeki insanların arasında nüktedandı, gururu okşandığında kibirliydi, sevildiği zaman âşıktı. Ondan çok şey istendikçe o daha fazlasını verirdi. Ama onunla kimsenin konuşmadığı, onu kimsenin görmediği, duymadığı, arzulamadığı yalnızlığı sırasında çirkinleşmiş, sersemlemişti, çaresiz kalmış ve mutsuz olmuştu. O ancak yaşamın içinde canlanırdı. (Sayfa 33)

Kimden mi bahsediyoruz? Öykünün başkişisi Madame de Prie'den...

Fransız sarayının aristokrat kadınlarından Madame de Prie, kralın gözünden düşerek Normandiya’ya sürgüne gönderilir ve “Bir Çöküşün Öyküsü” böyle başlar. Madame de Prie, yukarıdaki alıntılardan da anlaşılacağı gibi ilgi budalası, şımarık, kibirli, hem kendini hem de çevresindekileri kandırmayı alışkanlık hâline getirmiş bir karakterdir. Paris'teki eğlencelerden ibaret olan boş saray hayatı onun yaşamının merkezini oluşturur. Kralın gözünden düşüp Normandiya’ya sürgüne gönderilince yalnız kalır:

“(...) İki yıl Paris’ten uzak, insanlardan ve iktidardan yoksun yaşayacaktı demek: Bunca yalnızlığa katlanabilecek kadar güçlü değildi o. Bu onun ölüm fermanıydı. Mutluluk, servet, iktidar, gençlik ve aşk olmadan soluk alamayacağını biliyordu. (...) (Sayfa 30)

Bu yalnızlık, eskisi gibi insanların ilgisinin üzerinde olmaması, insanlar tarafından unutuluşu onun mantıklı düşünme yetisini kaybetmesine neden olur ve tekrar insanların ilgisini üzerine çekebilmek amacıyla akıllara durgunluk verecek bir plân yapar:

“Işıltılı bir hayat yaşamıştı, o hâlde ölümü de öyle olmalıydı.” (Sayfa:31)

Stefan Zweig, tüm eserlerinde olduğu gibi Bir Çöküşün Öyküsü” adlı eserinde de tüm psikoloji birikimini okuyucularına aktarıp derin karakter incelemeleri yapmıştır. Edebî zevkin ve psikolojinin iç içe olduğu bu 48 sayfalık kısa eser mutlaka kütüphanenizde bulunmalı. Herkese keyifli okumalar...

 

 

 

 

 

 

 

 


25 Haziran 2022 Cumartesi

Stefan Zweig - Satranç


Gece yarısı New York’tan Buenos Aires’e hareket edecek olan büyük yolcu gemisi, kalkış saatinin o alışılagelmiş koşuşturması ve hareketliliği içindeydi. (...) Ben, bu kalabalığın biraz uzağında, gezinti güvertesinde durmuş, bir tanıdığımla konuşuyordum; tam o sırada yanımızda iki ya da üç kez flaşlar parladı (...) Arkadaşım, oraya baktı ve gülümsedi: “Gemimizde ender rastlanabilecek biri de var, Czentovic.” Ve herhalde yüz ifademden bu haberden pek bir şey anlamadığım belli oluyordu ki, bir açıklama yapma gereğini duydu: “Dünya satranç şampiyonu Mirko Czentovic. Doğudan batıya bütün Amerika boyunca bir turnuvadan ötekine koştu, şimdi de yeni zaferler için Arjantin’e gidiyor.” (Sayfa:1)

Stefan Zweig, “Satranç” adlı eserine bu satırlarla başlıyor.

New York’tan Buenos Aires’e hareket eden gemide öykünün üç başkişisi var: Dünya satranç şampiyonu Mirko Czentovic, sıradan bir satranç oyuncusu olan anlatıcı, usta bir satranç oyuncusu olmasına rağmen uzun bir süre satrançtan uzak kalan Dr. B. Şüphesiz bu üç karakterden en ilginci ise sıra dışı bir öyküsü olan Dr. B. karakteri... İkinci Dünya Savaşı'nın olumsuz, kahredici ve zulüm dolu etkisini üzerinde hisseden Dr. B., Naziler tarafından ilginç bir işkenceye maruz bırakılıyor. Yanlış anlamayın. Zindana atılmıyor, vahşi, ilkel işkencelere maruz bırakılmıyor. Dış dünyadan soyutlamaya dayanan bir işkence Dr. B’nin uğradığı işkence... Bir otel odasına yerleştirilen Dr. B. dış dünyadan tümüyle tecrit edilir. Gelin, bu tecrit sürecini kahramanın kendisinden dinleyelim:

“(...) İlk bakışta bana ayrılan oda hiç de rahatsızmış gibi gözükmüyordu. Odada bir kapı, bir yatak, bir koltuk, bir lavabo ve parmaklıklı bir pencere vardı. Fakat kapı gece gündüz kapalı duruyordu, masanın üstünde kitabın, gazetenin, tabaka kâğıdın, kurşunkalemin bulunması yasaktı, pencere bir yangın duvarına bakıyordu; kendi Ben’imin çevresinde ve dahası bedenimde mutlak anlamda hiçlik inşa edilmişti. Elimden her şey alınmıştı, zamanı bilmeyeyim diye saat, bir şey yazmayayım diye kurşunkalem, bileklerimi kesmeyeyim diye bıçak alınmıştı; hatta bir sigara gibi en küçük bir kendini uyuşturma aracı bile yasaklanmıştı. (...) Yapacak hiçbir şey yoktu, her yerde ve sürekli olarak insanın çevresinde hiçlik, zamandan ve mekândan mutlak anlamda yoksun bir boşluk vardı.” (Sayfa: 37-38)

Herhangi biriyle konuşması da yasaktı Dr. B’nin. Kocaman bir boşluğun, kendi ifadesiyle kocaman bir “hiçliğin” içinde buluvermişti kendini. Arada sırada sorguya götürülmesi de rutini bozan tek şeydi onun için. İşte o sorgulardan birinde sırasını beklerken askıda asılı olan pardösünün içinde bulunan çeşitli satranç partilerinin bulunduğu kitabı çalan Dr. B., o sıkıntılı günlerde kendisine bir uğraş bulur ve satranç oynamayı öğrenir. Zamanla usta bir satranç oyuncusu olan Dr. B., bu gemi yolculuğunda çevresinin de ısrarlı istekleriyle dünya satranç şampiyonu Czentovic’e meydan okur.

Eserlerine psikoloji birikimini ustalıkla yansıtan bir yazar olan Stefan Zweig, “Satranç” adlı eserinde de bu yönünü ustalıkla okuyucularına yansıtabilmiştir. Eserdeki karakterlerin ruh hâllerini ustalıkla betimleyen Zweig, İkinci Dünya Savaşının karamsar tablosunu da okuyucularına hissettirmeyi başarmıştır.

Stefan Zweig’ın “Satranç” Adlı Eserinden Alıntılar

-Bize hiçbir şey yapmadılar - sadece bizi en mutlak anlamdaki hiçliğin içerisine yerleştirdiler, çünkü bilindiği gibi dünyada hiçbir şey insan ruhu üzerinde hiçlik kadar ağır bir baskı uygulayamaz.

-Fakat sonuçta düşüncelerin de, ne kadar herhangi bir özden yoksunmuş gibi görünürlerse görünsünler, bir destek noktasına ihtiyaçları vardır, aksi takdirde dönmeye ve anlamsız bir biçimde kendi etraflarında çember çizmeye başlarlar; onlar da hiçliğe dayanamazlar.

-İnsan bir şey bekliyordu, sabahtan akşama kadar bekliyordu ve hiçbir şey olmuyordu. İnsan tekrar tekrar bekliyordu. Hiçbir şey olmuyordu. İnsan bekliyor, bekliyor, bekliyordu, düşünüyor, düşünüyordu, şakakları ağrımaya başlayana kadar düşünüyordu. Hiçbir şey olmuyordu. İnsan yalnız kalıyordu. Yalnız. Yalnız.

Okumak; özgürlüktür, değişimdir, gelişimdir. Okuma tutkusunu hiç kaybetmemeniz dileğiyle, keyifli okumalar...


Kaynak: Stefan Zweig, Satranç, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları 


Yaşar Kemal - Yılanı Öldürseler

Yaşar Kemal'in kendine özgü üslubuyla kaleme aldığı "Yılanı Öldürseler" romanında Esme ve Halil'in çocuğu olan Hasan roman...